Uzun bir aradan sonra tekrar yazmaya başlıyorum... Ve bu benim ilk türkçe yazım... Benden sana armağan olsun dedem...
Nerden başlasam bilmiyorum, anlatılacak o kadar çok şey var ki.
Osmaniye’nin Yavuz Selim mahallesinde, 5544 numaralı cadde’nin üzerinde dar bir çıkmaz sokak, yolu taş, toz ve toprak. Sokağın ucunda bir ev. Ev’in önünde yaşlı, geniş yapraklı bir dut ağacı. Ağacın gölgesinde bir sedir. Yaz ayları sen hep o sedir’in üstünde oturursun.
Her yaz, Osmaniye’ye geldiğimizde, ilk işimiz elini öpmek olur. Sen de her torununu öptüğün gibi beni de yanaklarımdan yavaşca öpersin. Sonra toplarsın ayaklarını sedirin üstüne, yaslanırsın geriye doğru, ve başlarsın tespih çevirmeye. Hiç seslenmezsin, belli etmezsin belki ama mutluluğun gülen gözlerinden okunur. Biz de paylaşırdık seninle aynı sevinci, aynı çocuk coşkusunu.
Hiç bir zaman doyum olmaz sohbetine. Laf olsun diye konuşmazsın hiç. Sadece doğru sözü söylersin, yerinde ve zamanında. Ben ise hep etkilenirdim ağır duruşundan.
Boş zamanlarında yukarı kahveye giderken görürdüm seni. Yokuş yukarı adımlarını atarken uzaktan tanırdım siyah şalvarını, sarı gömleğini, ve sekiz köşe şapkanı.
Öz dedemi, kardeşini kaybettiğimizde ben daha beş yaşındaydım. Onu hayal meyal hatırlıyorum ancak, daha fazla tanıma şansım olmadı ne yazık ki. Ben hep seni öz dedem saydım. En az onun kadar değerlisın gözümde, belki daha fazla.
Hatırlıyorum da, ne zaman bir kaç aile bir araya gelsek yada bir kalabalık oluşsa, bizi set’in üzerinde çok sevdiğin bir et lokantasına götürürdün. O restoranın adı, senin deyiminle, « camız yoğurdu restoranı » olarak kaldı. Gerçek adını bilen yok.
 |
| Cemal Aydemir |
Ne piknikler yaptık seninle. Zorkun yaylasında yediğimiz acı tava’nın lezzeti hala damağımda. Karaçay’ın kenarında, ayaklarımızı suya batırırken buz gibi karpuz ve kavun yemiştik, piknik alanında mısır közlemiştik. Bahçende mangal yaktığında mahalleyi çağırır, şenliğe şenlik katardın.
Anılar gözümde canlandıkça gözlerim doluyor dede… Artık sen yoksun… Ve kocaman bir boşluk kaldı yerinde…
Dut ağacının dibindeki sedirde oturup demli bir çay içen olmayacak artık. « Camız yoğurdu restoranına » gittiğimizde uzun masanın başındaki yerin boş kalacak. Kahvede arkadaşlarınla kağıt oynadığın masada artık başkası oturacak. Bahçende kararan üzümü, yeten inciri, ve kışın sulanan ekşi portakalı sen toplamayacaksın. Kahvaltıda bol tereyağlı yumurtanın yağına kimse ekmek bandırmayacak.
Günlerden çarşamba idi sen hayata yumdun gözlerini. Bağırsaklarındaki tümör’den korkarken kalp krizi ansızın aldı seni bizden... Ve 87 yıllık roman sona erdi.
Eylem Aydemir
12/08/2009 - 22:54