Yazarımız Bengül Yagibasan’ın Suzan Samancı ile yapmış olduğu söyleşi
HALEPÇE ROMANLAŞIRKEN...
S-1Kitaplari birçok dile çevrilmis Suzan Samancı bildiğimiz kadarıyla ilk Kürt kadın yazarlarındandır da. Bu size farklı bir sorumluluk yüklerken, geldiginiz bu noktadan memnun musunuz?
C.1 Bir başına memnuniyetin avuntusuna sığınmak insanın kendinden kaçışıdır. Halklarimizin bu yarası varken, bunca acı yaşanırken bireysel memnuniyetin ötesidir bizi ilgilendiren. Bu durumda bir başına mutlulukta ısrarcı olmak sığlıktır.
S.2 Okurlarımız sizi Ö.Politika’nın yazarı olarak da tanıdı, şu an “Taraf” ta yazıyorsunuz.
C.2 Evet, 95’ te Demokrasi ve Gündem de yazdım, 2000’den 2005’ e kadar da Ö.Politika da. Okurlarla bağımız kopmadı. Farklı kesimlere ulaşmak, birbirimizi anlamak ve anlatabilmek de çok önemli.
S.3 Aslında Öykü ve Roman yazarisiniz. Necmiye Alpay, sizin için, “Korkarım henüz hiç incelenmemiş ikidilliğin o artırıcı büyük verimlerinden biri, yazdıkları Yaşar Kemal’ le birbirine benzemese de, Yaşar Kemal ve daha niceleri gibi” diyor. Dört öykü kitabınızdan sonra “Korkunun Irmağı”n da adli romanınız yayınlandı, Şimdi de “Halepçe’den Gelen Sevgili” adlı roman ile okurların karşısına çıktınız. Bu romanın serüveni nasıl başladı?
Bu seçim hiçbir zaman rastlantısal değildir. Kişi yaratırken bulunduğu ortamın koşullarına göre şekillenir. Tahrip olan ve ‘olağanüstü hallerin’ , insan hak ve ihlallerin yaşandığı, bir coğrafyada, dilsizliğin , ezilmişliğin, korkunun ve bunca acının olduğu yerde ne yazabilirsiniz ki ! Halepçe’ye sessiz kalan uygarlık, utanç vericidir. 88 de Türkiye sınırına dayanıp Diyarbakır’a yerleştirilen üç bin Güney’linin acısına yakından tanık olduk. Sonra iki yıl önce Sülymaniye’de yapılan festivale katıldığımda Halepçe’yi de gezme ve o anı yaşayanlarla konuşma olanağım oldu. Başlamış olduğum roman orada daha da şekillendi, ‘Delilalarin binlerce gözüyle kuşatıldım. ‘Güzel sesli Gerilla’ Delila’dan esinlendim’ Halepçe’de başlayan roman Diyarbakır, İstanbul ve Cenevre’ye kadar uzanıyor. Korkunun Irmağı’nı ise iç ses tekniği ile yazmıştım, dört öğrencinin o savaş ortamında özgürlüğü arayışı, savasın insanı nasıl etkiledigini, aynı zamanda, korku, gerçeklik ve delilik üzerine kurulu bir romandı. Hatta neden aşk yok diye eleştirenler olmuştu, oysa ülke aşkı, Tanrı aşkı, sanat aşkı da aşkın ve sevginin farklı boyutudur.
Halepçe’den Gelen Sevgili’de o acıyı yaşayan Delila’nın ‘Nereye gidersem gideyim ben Halepçe’deyim’deyişi Delila’nın o yaralı bilinciyle yaşadığı aşkıyla da tutukluğunu görüyoruz, Zeynep’e sığınışı cok şey söylüyor. Siz bir söyleşinizde ‘Ben ülkem kadar özgürüm’ demistiniz, bu anlamda Delia’ya ne kadar yakınsınız?
Hepimiz bir bakıma Delila’yız, Zeynep’iz, Roni’yiz, Zaveniz. Özgürlük bilinç isteyen bir kavramdır, gerçek sevgiler ve aşklar da… Zeynep ve Delila’nın ilişkisinde insanlığın gerçek sesi var…fazla anlatmayalım…
Korkunun Irmağı’nın kolay okunur bir kitap olduğu söylenemez, yalın olduğu kadar çok katmanlı ve güçlü bir lirizm içeriyor, bunu ‘Halepçe’den Gelen Sevgili’de de görüyoruz.
Toplumsal ve tarihsel gerçekliği bilince ve dile yansıtmak diyalektik bir süreçtir; bu süreçte insan bilinci ve pratiği etkendir. İçinde yaşadığım aci gerceklik varken bu gerçekliğin dışına nasıl çıkabilirim ki! Gerçekliğin varlığı, toplumun iyiye, güzele doğru gitmesindeki umut kapısıdır. Yaşadığım toplumun bir parçası olduğuma göre,bana ne veriyorsa onu yazacağım. Ve yaşadığım coğrafya her türlü halleriyle bilincimi ve dilimi etkiliyor elbette, bir de o ikili dildeki sıkışmışlık ve acı, insanı ister istemez kendine ait dilini oluşturuyor. .Her yazar gerçeklikten beslenir; onun ortasına dalarak bir izlek oluşturur. Aristotales:” insanlara neyin olduğunu değil, neyin olacağını haber vermelidir; eğer sanat gerçek olaylardan haber veriyorsa, bunları mümkünmüş ya da zorunuymuş gibi verebilmelidir.” Diyor. Hiçbir yazarın yazdığı rastlantısal değildir. Gerçeklik: politik, dinsel, ahlaksal ve ekonomik değerlerin karmaşık bir örgüsü ise, bunu yeniden görüp yeniden üretmenin daha dönüştürücü ve daha kalıcı olduğuna inanıyorum, ama gerçekliği olduğu gibi yansıtmanın kolaycılığına düşmeden.
Romanınızda diasporada yaşayanları da çok güzel anlatıyorsunuz, hatta hem Avrupalıları hem de sürgünde yasayanları da irdeliyorsunuz ; bir sosyolog bir psikanalizci gibi.
Eger gerçekten yazmaya gönüllüyseniz ve yazmayı ciddiye alıyorsanız çok yönlü beslenmek biricik ilkeniz olur, hele bir de ezilen bir halktansanız, başka çareniz yoktur, daha çok çalışmak, daha çok yorulmak zorundasınız, çünkü aynı zamanda gözardı edilirsiniz, kendiniz olmaktan çıktığınızda yolunuz açılır.
 |
| Yazar Suzan Samancı |
Sömürge halkların yazarları ve aydınlarının bilinci yaralıdır,birbirlerine sahip çıkarken, adlandıramadıkları bir çekişme ve ayrışma içinde bulurlar kendilerini. Diasporada yaşamak zorunda kalan Kürtler, bu sürgünlüğü varoluşsal bir çabaya dönüştürmek zorundaydılar, çünkü ancak o zaman sürgünlük dayanılır olabiliyor. Eğtimli olanlar daha kararlı, çünkü inançlar bilgiyle sürekli sulanmadığında erime hızlanabiliyor. Bu anlamda eleştirel mekanizmanın iyi işleyişi önemlidir.Yarattığımız şey kendi gözümüzle gördüğümüz şey olsa da ‘ öteki’ nin kılığına girebilmek ‘bakılan’ ı çoğaltır bu çoğalışta ‘bakan’ değişir. Başkasının gözünü taşıyabilmek insanın kendisiyle yüzleşmesinde önemli bir etmendir. Camus, “Her bilinç, özünde başka bilinçlerce bilinç olarak tanınıp selamlanmak arzusundadır. Başkalarıdır bizi doğuran” derken, ‘başkalarının gözü’ önemini bir kez daha hatırlatıyor sanırım.
Bu gün Türkiye’nin yaşadığı bu kaos, bu gecikmişlik, bu durağanlık hep başkalarını görememesinden değil mi ?
Kürt kadının sanata olan ilgisini yeterli buluyor musunuz ?
Bugün Kürt kadınının değişimi ve dönüşümü incelenmeye değer bir durum arz ediyor. Yirmi yılı aşkın süredir yaşanan bu çirkin savaşın tahribatı çok boyutlu: binlerce dul ve yetim çocukların yanı sıra yoksulluk ve göç sonucu yaşam dengesi alt üst olan Kürt kadınlarının geldiği noktanın sosyolojik siyasal ve toplumsal nedenlerinin incelenmesi gerekirken, camii hocalarınca fetva verdirilip, “İntihar etmek günahtır!” demekle sınırlandırılıyor. Ciddi politikalar üretmeyen baskıcı yönetimlerin ucuz ve yapay reçeteleri. Ülkenin sosyoekonomik siyasal durumunun bir yansıması olarak, salt kadınların, değil erkeklerin durumu da hiç iç açıcı değil. Bölünüp parçalanmak, “var, ama yokların” coğrafyasında ölümleri, kıyımları, yangınları , yoksulluğu ve sürgünlüğü yaşamak durumunda kalmak, geriye sayımı ve erimeyi getirir kendiliğinden. Sanat ile uğraşmak kentselliğin yükselişi ile ortaya çıktığına göre, kadının aynı zamanda erkeğin birey olmadığı bir toplumda sanat bilincinin gelişkinliğini bekleyemezsiniz. Kürt kadını özgürlük hareketiyle, başkaldırışıyla bir gelişim gösterdi,ama Kürt kadının eğitimi sınırlıdır, daha katedilecek çok yol var. Seçme ve seçilme hakkından bu yana kadın nerede hâlâ? Politikada, kültür ve sanatta neden hala bir avuçlar? Gelişkin toplumlarda bile neden büyük sektörlerin yöneticileri hep erkek ya da neden güçlü, politik bilinci ve sanat bilinci gelişkin kadınlar neden hedef oluyorlar, neden çoğu kez yalnızlar? Binlerce yıllık bilinçaltını ve alışkanlıkları aşmak kolay değil... bir avuç gelişkin insanın varlığıyla avunmanın yanılsamasına düşmemek gerekiyor. Bir mal olmaktan kurtulabildi mi kadınlarımız? Okumuşuyla, okumamışıyla neden bunca şiddete uğruyorlar? İşte Ortadoğu! Burnu kesilen, dağlanan, kör kuyulara atılan kadınların seslerini duyan var mı? Şekillenen Kürdistan bölgesel yönetimi, iki eş ile evlenme yasasını kabul ettirmedi mi? Bir yandan kadın ile erkek omuz omuza dağda savaşıyor, peşmergelik yapıyor, öte yandan, kadını erkeğin yönetimine bağımlı kılarak ruhsal parçalanmışlığı ve aşağılanmayı yaşatıyor... gerçek anlamda aydınlanmayan ülkeler, bireyler gelişmiş kadınları sözde önemserler, aslında gelişmiş ve her şeyin farkında olan güçlü kadınlar kendini bulamamış, yeterince aydınlanmamış yönetimlerin ve ziniyetlerin en büyük düşmanlarıdır.Sanat özgürlük temeli üzerinden yeşerir. Umutluyum, Kürt kadınları kendi sinamasını, yapacak, romanını ve öyküsünü yazacak. Türkiyeli kadınların sanat ve edebiyattaki hamlesi yetmişlerden sonradır. Bun gün mecliste kaç kadın var? Yine en fazla vekili olan DTP,dedir. içler acısı bir durum değil mi?
Taraf gazetesi, çıkışıyla demokrasinin gelişmesinin önünde ciddi anlamda engel oluşturan Ordu’yu eleştirmeyi bir tabu olmaktan çikardi ve önemli gelismelere yol actı. Türkiye’de böyle bir gazete neden on yıl önce degilde şimdi çikiyor ?
Çıkmadi degil, Gündem gelenegi ve diger muhalif gazetelerin nasil saldırıya ugradığı biliniyor. Çeteleşmenin ciddi anlamda tehlike oluşturduğu bu sürece dur denildigi için Taraf’a ihtiyaç duyuldu belki de.
Peki Taraf’ın bu denli cesur davranmasını neye bağlıyorsunuz, yılladır Kürt basını ve diğer muahalif basın da çok şey yazıp söyledi, sonuç biliniyor, Gündem bombalandı, onlarca gazetecinin ölümü… hiç kimse o sesleri duymazken şimdi bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz ?
Türkiye çok farklı bir tarihsel süreçten geçiyor, bir çok tabuların kırıldığı gerçek, Türkiye Türkiye olalı hiç böylesine bir durum yaşamamıştı. Bu değişimi zorlayan Kürt özgürlük hareketidir. Seksen yıldır, özgür olmayan, iktidarın şartlarını içselleştirip kabullenmiş toplumdan başka ne beklenebilir?
Demokrasisini geliştiremeyen devletin toplumsal yapısında,Türkiye’nin sağlıklı olmayan ruhsal kodlarında generallere ve askerlere tapınarak varolmak var, toplumsal uzlaşmayı ve barışı istemeyen savaş rantçıları, gerçekleri saklayarak, yalan ve inkârda ısrar ederek toplumsal algıyı zayıflatmış, bellekleri karatmışlardır. Bu tarih: baskılarla, darbelerle yönetimin tarihidir. Bu anlamda bağımsız, güdümsüz basını olmadığı gibi, ne güçlü muhalefeti ne de güçlü gerçek aydınları oldu. Değişim ve dönüşüm kaçınılmazdır. Taraf bu süreçte çok önemli rol oynadı. Günlük ya da Gündem’ « Öteki » dir, potansiyel suçludur. Bu anlamda, boyun eğdirilmek istenen insanlarla barış içinde bir arada yaşamanın yolu, gerçekleri görmek, gerçek demokrasiye ulaşmakla mümkündür. Ötekine duyulan nefret ve yok etme duygusu çözüm olmadığı gibi nefret nefreti doğurur, farksızlaşma Ötekileştirilenin şiddet ile itaate zorlayan şiddet aynılığı yaşanıyor ve savaşın insanı, halkları ne hale soktuğu ortada…
Hükümetin sorunu çözeceğine inanıyor musunuz ?
Geriye dönüş olur mu artık, Dersim katliami tartışılıyorsa, bazı adımlar atılıyorsa bunun arkası mutlaka gelecektir diye duşünüyorum. Türkiye’nin başka seçeneği yok, Demokrasi geleneği olmayan bir toplumun parano ve korkuları kolay kırılmıyor.
Bu çağda akılcı siyasi çözümler üretmek varken, Türkiye’nin toplumsal belleğini generallerin çöplüğüne çevirmek, geleceği görmemektir. Baskının ve yok olma tehlikesinin olduğu yerde insanın biraraya gelip kutuplaşması kaçınılmazdır, gerçek demokratik yapılanmadadır iyi bir yaşam. Tarih bize yanlışlarda ısrar etmenin ve gerçekleri görmek ıstememenin çok yıkıcı olduğunu göstermiştir.
REPORTAGE (Röpörtaj)
29/11/2009 - 22:43